Selim Yörük 19 Mar 2026

Yapay Zeka Çağında Fark Yaratmak

Yapay Zeka Çağında Fark Yaratmak

Hepimize mutlu, huzurlu bayramlar.

Bayram ya da resmi tatillerde işten biraz uzaklaşıp, kendimizle kalıp, geleceğimizi, olasılıkları düşünmeyi severiz. Ben de buna uygun bir sayı hazırlamak istedim.

Geçen hafta Google Türkiye, T.C. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile Türkiye Girişimcilik Vakfı’nın birlikte kurduğu Yapay Zeka ve Teknoloji Akademisi’nin daveti üzerine, Türkiye’nin dört bir yanından seçilmiş genç yeteneklerle bir araya geldim.

Konu: “Yapay Zeka Çağında Fark Yaratmak” idi.

Bir saat boyunca gerçekten iyi sorular sordular. Yüzeysel değil, işin derinine inmek istiyorlardı.

Konuştuğumuz her şeyi buraya taşımak istedim. Bazı şeyleri söylediğimde fark ettim ki bunları çok sık dile getirmiyorum. Soruların beni oraya götürmesi gerekiyor.

O yüzden baştan başlayalım.


Başarısızlık, İşin Kendisi

Beni tanıttılar: 20 yıl, üç girişim, 50’den fazla ürün.

Ben de hemen “bunların çoğu başarısız oldu” diyerek başladım.

Bunu söylediğimde insanlar zaman zaman şaşırıyor. Ama artık şaşırmamak lazım.

Michael Jordan'ı hepimiz efsane olarak biliriz. En çok sayı atan, en kritik anlarda sahaya damga vuran, döneminin tartışmasız en iyi oyuncusu. Ama aynı Michael Jordan, NBA tarihinde en çok şut kaçıranlar listesinde de üst sıralarda. Bunu neredeyse hiç konuşmayız. Girişimcilik de tam böyle işliyor. Dışarıdan görünen başarılar, içeride yaşanan onlarca başarısızlığın üzerine inşa edilmiş.

Üçüncü, dördüncü başarısızlıkta bırakan zaten kişilere girişimci demek zor. Bunu kabul etmek benim için artık zor bir şey değil.

Ama kabul etmek ayrı, analiz etmek ayrı.


Başarısız Ürünü Nasıl Kurtarırız?

Bir ürün başarısız olduğunda yapılan en büyük hata: paniklemek.

İkinci büyük hata: yeni özellik eklemek.

Her ürün aslında bir teori. “Bu insanlar, bu problemi, bu çözümle, bu fiyatta satın alır” teorisi. Başarısız olmak o teorinin tutmaması demek. O yüzden ilk iş şunu sormak: Ben bu teoriyi doğru test edebildim mi?

Çoğu zaman cevap hayır. Test yapılamamış ya da yanlış şey ölçülmüş.

Ölçmek demek kırılımları tespit etmek demek. Diyelim ki hiç satış yapamadınız. Geriye doğru düşünün: 1 satış için 10 kayıtlı kullanıcı gerekiyor. 10 kayıt için 100 ziyaretçi, 100 ziyaretçi için 10.000 tıklama, 10.000 tıklama için 1 milyon kişiye ulaşmış olmak gerekiyor. Şimdi dürüstçe sorun kendinize: O 1 milyon kişiye gerçekten ulaştınız mı?

Çoğu zaman hayır. 200 kişiye ulaşılmış, neden satış yok diye şaşırılmış.

Erişim yeterliyse ikinci adım: Hangi kırılımda en kötü performansı gösterdim? Siteye gelip çıkıyor mu? Gelip kayıt olmadan mı gidiyor? Kaydolup satın almadan mı? Her birinin farklı çözümü var.

Üçüncü adım ticari modele bakmak. Fiyat mı yanlış, yoksa modelin kendisi mi? Abonelik mi olmalıydı, tek seferlik mi?

Bu sırayı atlamamak lazım. Çoğu insan direkt fiyatlamaya atlıyor. Ama önce erişimi ve dönüşümü test etmeden fiyatı değiştirmek. Evi boyamadan çatıyı onarmaya benziyor.


Büyük Fikir Tuzağı

Bir fikrin büyük olduğunu nasıl anlarız?” diye sordular.

Dürüst cevap şu: Bu sorunun kendisi biraz yanlış.

Yatırımcılar hep aynı şeyi söylüyor: “100x büyüyecek iş bul”. Ama 100x yapmak sadece zekaya, yeteneğe değil, sermayeye, zamana, çevreye, şansa, binbir parametreye bağlı.

Yani yatırımcıların istediklerini bir kenara bırakmak lazım.

Girişimciliğin önündeki en büyük engellerden biri, baştan fazla büyük düşünmeye çalışmak. Devasa bir girişim yaratma olasılığımız, benim dahil, gerçekten çok düşük. O hayalin önünde binlerce engel var.

Milyonlarca girişimden sadece birkaç tanesi bu “büyük”lüğe ulaşabiliyor. Milli piyango bileti almaktan farksız. Yatırımcılar da, en basit tanımıyla zaten piyango bileti alma işindeler.

O yüzden, özellikle yeni başlıyorsanız, büyük fikir aramak yerine küçük ama vazgeçilemez şeyler bulmaya çalışmak lazım.

İlla hayat kurtarmak zorunda da değil. Eğlenceli bir şeyler de olur, bağımlılık yaratan küçük bir şey de. Ama elle tutulur olsun, test edilebilir olsun.

En kritik şey fikrinizi insanlara ulaştırmak. Bunun için de uzaklara gitmenize gerek yok: amcanız, dayınız, iş dünyasından tanıdığınız biri. Fikrinizi dürüstçe değerlendirebilecek insanlara gitmeli önce.

İlk girişiminizde büyük olmak zorunda değilsiniz. Tecrübe birikiyor, çevre büyüyor. 10. girişiminizde “büyük” olmaya çalışabilirsiniz. Şu an önemli olan tek şey: fikrinizin ulaşabileceği insan sayısını artırmak ve gerçekten test edebilmek.


Müşteriyi Bağlamak: Samimiyet ve Şeffaflık

Kullanıcı memnuniyetinin en beklenmedik yolu nedir” diye sordular.

Cevabım iki kelime: samimiyet ve şeffaflık.

Herkes artık her şeyi iyi yapabiliyor. Ürün kalitesi standartların üzerine çıktı. Mükemmel olmak artık minimum beklenti, fark yaratan bir şey değil.

Fark yaratan şey, müşterinin gerçekten yanında olabilmek.

En beklenmedik ama en güçlü dokunuş şu: müşterinin koltuğuna oturup, kendi ürününüzün onun sorununu tam olarak çözmeyebileceğini dürüstçe söyleyebilmek.

Kulağa aptalca geliyor, biliyorum. Ama tam da bu yüzden işe yarıyor. Çünkü kimse bunu yapmıyor.

Herkes ürününü satmaya çalışırken siz “aslında senin durumuna şu daha uygun olabilir” dediğinizde, o insan sizi bir daha asla unutmuyor. Belki o an satışı kaybediyorsunuz, ama ömür boyu sürebilecek, başka bir ihtiyaçta akılda kalacak bir “güven” kazanıyorsunuz.

Bizim en sadık kurumsal müşterilerimiz bu şekilde bir ilişkiyle oluştu. Onlara bir noktada şunu söyledim: “Biz sizin için doğru ürün olmayabiliriz”. Çünkü o an için doğruydu. O müşteri beni bir ticaret ortağı olarak değil, çözüm ortağı olarak görmeye başladı. İkisi arasındaki fark çok büyük.

Uzun soluklu iş yapmak istiyorsanız, ilk günden “satalım”a gitmek o yolu çok kısaltıyor.


Global Pazara Açılmak?

Dijital ürünler için global büyümenin önündeki en büyük engel nedir?

Teknik değil. Pazarlama değil. Fiyatlandırma değil.

Kültür.

Bir ürünü başka bir pazara taşımak, sadece dili çevirmek değil. O pazardaki insanın neye güldüğünü, neden sıkıldığını, neye içgüdüsel olarak tepki verdiğini anlamak demek.

Bunu anlamadan üretilen her reklam, her mesaj, her kampanya, ne kadar iyi tasarlanmış olursa olsun, bir yabancının aksanıyla konuşmak gibi geliyor karşı tarafa. Anlaşılıyor ama hissedilmiyor.

Bir ürünümüz vardı. Telefondan faks atabiliyordunuz. Japonya bizim için beklenmedik şekilde büyük bir pazar oldu. Anlayamadık, araştırdık.

Meğer Japonya’da e-posta göndermek kültürel olarak saygısızlık sayılıyor. Faks ise büyük bir saygı göstergesi. Bunu bilmeden o pazara pazarlama yapmaya çalışıyor olsaydık, hiçbir şey tutmazdı.

Ne kadar fazla ülkeye açılırsanız, o kadar fazla kültürün kodunu çözmeniz gerekiyor. Bu hafife alınacak bir iş değil. Ama çoğu rakibiniz bu kısmı atladığı için, burada ciddi bir fırsat da saklı.


Müşteriniz Nerede? Onu Orada Bulun

Global büyüme için en az konuşulan ama en etkili yöntem nedir?

Hedef kitlenizin günlük hayatını anlamak.

Sabah kalktıklarında ilk nereye bakıyorlar? Hangi platformda vakit geçiriyorlar? Hangi topluluklarda varlar?

Reklam dediğimiz şey zaten bu. 1 milyon kişiye ulaşmak istiyorsanız ama onların nerede olduğunu bilmiyorsanız, yanlış yerlerde arıyorsunuz demektir.

B2B bir ürün satıyorsanız, hedeflediğiniz firma yöneticisi o an kedi videosu izliyor olabilir. O an mesajınızı tüketmeye hazır değil. Mesajınızı tüketmeye hazır olduğu yeri bulmak, her şeyden önce geliyor.

Bunun tek bir reçetesi yok. Ama en etkili strateji, müşterinizin zaten orada olduğu yerde görünür olmak.

Büyük bütçeli kampanyalar değil, doğru yerde, doğru anda var olabilmek.


PM mi Kazanır, Developer mı?

Yapay zeka çağında ürün yöneticisi ile yazılımcı arasındaki denge nasıl değişiyor?

Benden “ürün yöneticileri kod yazacak, yazılımcılar işsiz kalacak” gibi bir cevap bekliyorsunuz, biliyorum. Ben farklı düşünüyorum.

Her iki rol de güçsüzleşecek.

Mantığı şu: üretmek artık konu değilse, üretmeyi yönetmek de konu olmaktan çıkıyor. Birkaç prompt’la çoğu şeyi yapabiliyorsak, asıl soru “bunu nasıl üretirim” değil, “bunu nasıl büyütürüm” oluyor.

Bu iki rolün yavaş yavaş eriyip tek bir şeye döndüğünü göreceğiz: “büyütme kası” (growth).

Herkes bir anlamda growth’çu olmak zorunda kalacak. Ve bu alanda, tıpkı yazılımcılığın zamanla backend, frontend, DevOps gibi dallara ayrılması gibi, growth da kendi içinde çok katmanlı bir uzmanlık alanına dönüşecek.

Kazanan, büyümeyi anlayan insan. Müşteriyi anlayan. Kime ne satacağını bilen. Dağıtımı çözen. Unvanı ne olursa olsun.


Herkesin Her Şeyi Bilmesi Gereken Çağ

Her şeyden biraz bilmek insanı dağıtmaz mı? Uzmanlık en önemli şey değil mi” diye sordular.

Eskiden bu sorunun cevabı “evet”ti. Uzmanlık gerçekten para ediyordu. Bir şeyi bilen az sayıda insan vardı ve bu bilgiyi paraya çevirebiliyorlardı.

Artık öyle değil.

Doğru soruyu sorduğunuzda, yapay zeka adım adım anlatıyor. Her şeyi bilmek artık her şeyi yapabilmek anlamına geliyor.

Biz 7 kişilik bir ekibiz. Ekibin yaptığı her işin ve yapamadığı her işin sorumluluğu nihayetinde bende. Yazılım, pazarlama, satış, finans, operasyon, bunların hepsini en azından anlayacak kadar bilmek zorundayım.

Ve bu yapısal bir değişim. 50-60 kişilik şirketler dönemi muhtemelen bitiyor. Çünkü kar marjaları düşüyor, rekabet artıyor. Küçük, çok yönlü, hızlı hareket eden ekipler öne çıkacak. Böyle bir ekipte her alanda fikir sahibi olmak artık avantaj değil, zorunluluk.

Ekipteki herkesin işin büyümesine katkısını sorgulamamız gereken bir döneme giriyoruz.


İyi Ürünü Kötü Üründen Ayıran Şey?

Yapay zeka ile prototiplemenin bu denli hızlandığı bir dünyada, iyi ürünü kötü üründen ayıran ne olacak?

Tek kelime: güven.

Herkes her şeyi üretebiliyorsa, piyasa ürünlerle dolup taşıyor demektir. Hız artık avantaj olmaktan çıktığında, geriye kalan tek şey şu: o ürüne, arkasındaki insana duyulan güven.

Bunu a16z’den bir yönetici farklı bir çerçevede söyledi: yazılım artık içerik gibi olacak. Tüketilebilir. Kullan, at. O zaman girişimcinin kendisi marka olmak zorunda.

Martı’yı düşünün. Scooter teknolojisi Çin’den geliyor zaten. Ürün olarak mutlaka en iyisi mi, bilmiyorum. Ama Martı’yı konuşuyoruz. Çünkü arkasındaki girişimci bir kitleyi sürükleyebilecek biri.

Tesla da aynı. BYD verimlilik açısından Tesla’yı geçtiği yerler var. Ama Elon Musk’ı konuşuyoruz. Ürünü değil, adamı takip ediyoruz.

Her girişimcinin kendi medyasını oluşturması gerekiyor. Newsletter, YouTube, konuşmalar, yazılar, hangisi size uyuyorsa. Çünkü ürünler birbirine benzedikçe, insanlar arkasından gidebilecekleri bir isim arıyor.


Otomasyon Kullanıcıyı Korkutur mu?

Fazla yapay zeka, fazla otomasyon kullanıcıyı uzaklaştırır mı?” diye sordular.

Uzaklaştırabilir. Ama sorun otomasyon değil, etki hissinin kaybedilmesi.

İnsanlar sonucu değil, o sonuca nasıl katkıda bulunduklarını önemsiyor. Bunu anlamamak ciddi bir hata.

Hazır kek karışımları ilk çıktığında her şey içindeydi. Su ekle, pişir, hazır. Ama satmadı. Sonra pakete şunu yazdılar: “Yumurtayı sen koy”. Aynı ürün, bu sefer sattı. Çünkü ev hanımları için “ben de bir şey yaptım” hissi devreye girdi.

Yaya geçitlerindeki butonların çoğu işlevsizdir mesela. Elektronik olarak ışıklara bağlı değildir. Sadece orada duruyor. İnsanlar bastığında kendilerini daha az çaresiz hissediyor. “Benim sayemde durdu” diyebiliyorlar.

En güzel dijital örnek, uçak bileti siteleri. Teknik olarak sonucu 1 saniyede getirebilirler. Ama 30-40 saniye bekletiyorlar. Neden? “Senin için çok iş yapıyorum” mesajı vermek için. Algı, gerçeğin önüne geçiyor.

Otomasyonda duracağınız yer tam burası; kullanıcının hâlâ bir şeye dokunduğunu, bir şeyi etkilediğini hissettiği nokta.


Yapay Zeka Her Şeyi Optimize Edince, Yaratıcılığa Ne Olacak?

Gelen sorulardan biri buydu ve kafamda bir süre döndü.

Önce soruyu düzeltelim. Yapay zeka sadece optimize etmiyor, yaratıcı da olabiliyor. “Şununla şu, bununla bu, alakasız bir bağlantı kur” diyorsunuz, gerçekten yaratıcı bir şey üretiyor. O yüzden asıl sorulması gereken şu: Bu saatten sonra biz yaratıcılığı ne yapacağız?

Bence iş dünyasında yaratıcı olmak, problem çözerken yaratıcı olmak, o konu büyük ölçüde kapandı. Artık oraya enerji harcamak zorunda değiliz.

Geriye ne kalıyor? Sanat.

İnsan duygusuyla birleşen yaratıcılık. Geçen Abdülmecid Efendi Köşkü’nde Folia adında bir sergi gördüm, inanılmazdı. O an hissettiğim şeyi tarif etmek zor. İnsanın kendini kocaman bir evrene ait hissetmesi gibi bir şey. Bunu yapay zeka yapamıyor, yapamayacak da.

Belki bu bir kayıp değil, bir özgürlük. İş dünyasındaki yaratıcılık baskısından sıyrılıp kendi iç dünyamıza bakmak için daha çok vaktimiz olacak.


Kalıcı Ürün Dönemi Bitti

Yapay zeka ürünü tasarlarken en büyük korkumun ne olduğunu sordular.

Ürünün raf ömrü.

Eskiden bir rakibinizin sizi geçmesi 5-10 yıl sürerdi. Şimdiyse, şanslıysanız, haftalarla ölçülüyor.

Bir sürü örneğini görüyorsunuz. Google, OpenAI, Claude… Çok iyi denilen bir model iki hafta sonra “aaa çok yetersiz daha iyisi var artık” yorumunu alıyor.

Bu korkuyla yaşamanın tek yolu çok ürünlü düşünmek. Yıllarca VC’lerin tekrarladığı “tek ürüne odaklan” tavsiyesi artık geçerliliğini yitirdi. Demode oldu, hatta bence yanlış bir yönlendirmeydi.

Tek bir ürüne her şeyi bağlamak, temeli olmayan bir binaya tüm paranızı yatırmak gibi.

Doğru düşünce yapısı şu: Bir pazarı sahiplenmek. Ve o pazarda aynı anda onlarca ürünü düşünebilmek.

Ulaştığınız insanlara odaklanın. LinkedIn’den bağlandığınız biri, 5 yıl önce tanıştığınız biri, eski iş arkadaşınız. Güven zaten buradan başlıyor. İnsanlar sizi tanıdıkları için ürünlerinizi alacaklar, rakibiniz olmadığı için değil.


En Abartılan: Zeka. En Hafife Alınan: Arayüzsüzlük

Yapay zekada önümüzdeki 5 yılın en abartılan ve en hafife alınan trend nedir?” diye sordular.

Zekanın kendisi.

Ortada bir sürü araştırma var: başarı ile zeka arasında korelasyon yok, hatta zaman zaman ters korelasyon bile çıkıyor. Zeki insanlar her zaman daha başarılı olmuyor. O zaman neden yapay zeka zeki olduğu için dünyayı yönetecekmiş gibi konuşuyoruz?

Güncel modellerin IQ testlerindeki sonuçları zaten 120-130’un üzerinde. O konu kapandı. Zekanın erişemediği şeyler hâlâ sayılamayacak kadar çok.

En hafife alınan trend ise “arayüz”ün ortadan kalkması.

Klavye vardı. Sonra ekran geldi, dokunmatik geldi. Her seferinde yazılımla aramızda bir aracı vardı. Şimdi sesle konuşarak sistemleri yönetmeye geçiyoruz. Çok yakında düşüncenizle, niyetinizle.

Bu, yazılım tarihinin en büyük UX sıçraması. Neredeyse hiç konuşulmuyor.

Ve işin gideceği yer daha da ilginç: sadece düşünerek birçok ihtiyacı karşıladığımız, belki kimsenin kimseye bir şey “satmadığı” bir dönem geliyor. O noktada sosyal hayatımız nasıl şekillenecek, bunu gerçekten çok merak ediyorum.


Kanca: Adamın Acısını Yazabilmek

İlk iletişimde müşteriyi bağlayan şey ne?” diye sordular.

Her gün onlarca e-posta, onlarca mesaj alan birine ulaşıyorsunuz. Neden sizi okusun?

Tek cevap: Probleminin dilinden konuşabilmek.

Neredeyse tüm iyi SaaS açılış sayfalarının ilk cümlesi aynı yapıda başlar: “Böyle bir sorununuz var, değil mi?

Kendi ürünümüzden örnek vereyim: “Bütün gün telefon başında binlerce kişiyi aramak zorunda kalıyorsunuz. Ve biliyorsunuz: 900’ü kapatacak. Bu acıyla yaşamaya devam etmek mi istiyorsunuz, yoksa yapay zekanın o 1000 kişiyi sizin yerinize aramasını, ve sadece satın alabilecek 10 kişiyi önünüze getirmesini mi?

Kanca bu. Günlük hayattaki o derdini anlayabilmek. Ve çözümün sizde olduğunu söyleyebilmek.


Kural Dışı Düşünmek: İmkansız Diyenleri Dinleyin

Yapay zeka girişimcileri için kural dışı düşünmenin en iyi örneği ne olabilir?” diye sordular.

Yanınızdaki insanları gerçekten dinleyin.

Çoğumuz bir sürü şeyi varsayıyoruz. Ama müşteri bambaşka bir dünyada yaşıyor. Ben onlara yüzlerce özellik anlatıyorum. Adam diyor ki: “Ya, sadece telefonu açtığımda toplantıda olduğumu söylese yeter”.

Bazen ihtiyaç çok küçük bir yerde oluyor.

O yüzden insanların “bu imkansız” dediği şeylere bakmak lazım. Ama dikkat: “imkansız” çoğu zaman gerçekten imkansız demek değil. “Bunu şimdiye kadar kimse yapamadı” demek ya da “Ben yapılabildiğini bilmiyorum” demek. Ve yapay zekayla o denklem değişiyor.

Aynı anda binlerce kişiyle telefonda konuşmak, bunu gerçek bir sohbet gibi yapmak, ve buna küçük bir bütçe ayırmak eskiden imkansız gibiydi. Artık değil.

İmkansızlıklar, en iyi girişim fikirlerinin saklı olduğu yerler bence.


Bütçeniz Yokken İlk Müşterinizi Nasıl Bulursunuz?

Cevap basit ama çoğu insan duymak istemiyor: En yakınınızdaki insanla başlayın.

Bizim ilk büyük kurumsal müşterimiz bu bültenin okuyucusuydu. Bültende ne yaptığımızı, ürünün faydasını anlattım. Ertesi gün “deneyebilir miyiz?” mesajı geldi.

Sıfır reklam bütçesi. Sıfır aracı.

Bülten olmak zorunda değil. LinkedIn olur, eski iş arkadaşı olur, amcanın tanıdığı olur. İlk müşterileriniz sizi tanıyan, güvenen insanlardan çıkıyor.


Sıfırdan Başlasaydım İlk 30 Günde Ne Yapardım?

Çok güzel bir soru bu. Neye odaklamamız gerek sorusu gibi anlıyorum.

100 kapı çalardım.

LinkedIn’den yaz, eski iş arkadaşını ara, amcanın tanıdığına git. Yarım saatini al. Derdini dinle. Üzerine bir şey geliştir.

Kendi kafamızda mükemmel fikirler çıkarabiliriz. Ama o fikirler hayata geçtiğinde insanlara mükemmel gelmiyor. Bazen çok sofistike bile kalıyor. 20 özellik koymuşsunuz, adam “benim derdim bu değil” diyor.

Derdini bilmiyorsanız hiçbir şey satamıyorsunuz.


Yüz Yüze Yeniden Değer Kazanacak mı?

Kesinlikle.

Dijitalleştikçe, otomatikleştikçe, sesle yönetilen sistemlere geçtikçe, yan yana gelen iki insanın arasındaki bağ bambaşka bir şey olmaya devam edecek.

Her şeyi 3 saniyede tüketiyoruz artık. 3 saniye video, 3 saniye şarkı, çektiğimiz fotoğrafa bir daha bakmıyoruz. Konserde Cold Play’ı ekranın arkasından izleyip video çekiyoruz, onu Instagram’a koyacağız diye. Garip bir dönemde yaşıyoruz.

Yüz yüze iletişim bunlardan hiçbirine benzemiyor. Ve benzemeyecek de. Sanal dünyadan birini etkilemekle yanı başınızdaki biriyle konuşmak arasındaki fark kapanmıyor, büyüyor.

En büyük faydayı, en derin güveni, yüz yüze kurduğumuz ilişkilerden alacağız. Bu değişmeyecek.


Bir saatlik sohbette bu kadar konu geçti. İzleyenler gerçekten hazırlıklıydı.

Umarım burada okuyanlar için de işe yarar.

Görüşmek üzere.

Selim

Sıradaki yazılar